"Bu kitapta gecekondu olgusunu, film anlatısının merkezine koyan filmlere ağırlık verilmiştir. Türk sinemasının ve sinema sanatının, modern bir kültürel form olarak, toplumsala ilişkin değişimlere eşlik ederken, bir kültürel üretim alanına dönüştürülen gecekonduların sinematografik ele alınışları tarihsel süreç incelenerek ve bu doğrultuda dönemselleştirmeler yapılarak incelenmiştir. ''Gecekondu'' kavramı Türkiye''de ilk kez 1940 yılından itibaren literatüre geçmiştir. ''İlk gecekondu filmi'' ise Orhan Kemal''in bir öyküsünden Atıf Yılmaz''ın 1959 yılında uyarladığı Suçlu filmidir. Ancak toplumsal sorunların sinemada güçlü bir şekilde yer almaya başlaması 1960''h yıllarda olmuştur. 1950''lerde başlayan iç göç, gecekondu ve gecekondulu insanın konumunu ana motif olarak aslında, 1964''te çekilen Halit Refiğ''in Orhan Kemal''den uyarladığı Gurbet Kuşları (1964) filmi olmuştur. Göç eden insan ve gecekondu olgusu sinemamızda her dönem yerini bulmuş bir olgudur. Ancak bu ele alış, çok kez bir mekânsal fon durumunun ötesine geçmeyen, sığ bir ele alıştır. 1960''lardaki genel toplumsal gerçekçi eğilim sinemamızda da yer etmiş ve olguların ele alınışını da etkilemiştir..."
Kışkırtan veya heyecanlandıran, kızdıran veya sevdiren, ama ille de etkileyen yönetmen Jean-Luc Godard bir dâhi mi, yoksa bir deli mi? İlk basımını 1991 yılında yaptığımız bu kitapta bir araya getirilen söyleşiler, düşüncesine ve ahlakına şaşılacak ölçüde sadık kalmış ve zamana uymadığı dönemlerde önüne geçmiş bir kişiliği açığa çıkarıyor. Tutkulu, çocuk ruhlu, konuşmayı çok seven, çevresini kışkırtmadıkça iletişim eksikliği çeken ve tek başına yaratmaktan hoşlanmayan bir yaratıcı.
Anneke Smelik’in yazdığı bu kitap, çağdaş feminist sinemanın siyaseti ve beğenilerini ele alan bir çalışmadır. Feminist yönetmenlerin son derece üretken yollarla yarattıkları alternatif film biçimlerini takip eden yazar, feminist filmlerin temelini oluşturan sinemasal sorunlar(yaratıcı yönetmenlik, bakış açısı, metafor, montaj ve imgesel aşırılık)üzerinde durmanın yanı sıra, teori ile sinema arasındaki kesintisiz bir ayna oyunu misali, bu sinemasal tekniklerin dişil öznelliği olumlu biçimde nasıl temsil edegeldiğini de ortaya koymaktadır. Feminist sinema görsel kültürü, bir toplumsal ve sembolik değişim motoru rolü oynayarak dönüştürmüştür. İşte, elinizdeki kitap da, eleştirmenlerin dikkatini fazla çekmemekle birlikte hepsi eşsiz birer eser olan filmler (”Bir Sessizlik Sorgusu”, “Bağdat Kafe”, “Barbar Düğünler”, “Sweetie” ve “The Virgin Machine” gibi) üzerinden, ihtiyacı çok hissedilen kanonlaştırmaya önemli bir katkıda bulunmaktadır. Bu filmlerde feminist gündemin klasik konu başlıklarının bazıları (tecavüz, cinsel şiddet, aralıksız bir mücadele halini almış olan dişil faillik ve özerklik nosyonu ve lezbiyen arzuyu temsil etmenin güçlükleri, vb.) yeniden ele alınırken, feminizmin nasıl bir olumlayıcı farklılık yaratabileceğine ışık tutulmuştur...Kaynaklar ve resimler: http://www.hepsiburda.com/
This entry was posted
on 20 Kasım 2008 Perşembe
at 10:31
and is filed under
feminzm,
gecekondu,
genel kültür,
godard,
kitap,
kültür,
sinemasal
. You can follow any responses to this entry through the
comments feed
.
